logo

İNANÇ SÖMÜRÜSÜ VE EĞİTİM

Mustafa Aygün

Mustafa Aygün
mustafaaygun3458@hotmail.com

İnanç özgürlüğü (düşünceyi ve inancı yayma özgürlüğü de bunun içinde), insanların ağır bedeller ödeyerek kazandığı kutsallarından biridir. Her toplumda, her ülkede ve her çağda maddi anlamda değerli olanı ele geçirmeye çalışan hırsız, dolandırıcı ve gaspçılar olduğu gibi insanların kutsal saydığı değerleri kullanarak sömürmeye çalışan “inanç dolandırıcıları” da olmuştur ve olmaya devam edecektir.

Fiziksel yalnızlık insan için dayanılması imkânsız bir durumdur. Çok az insan yalnızlığın acısına katlanma başarısını gösterebilir. Bu yüzden insanlar toplumlar halinde yaşar. Ait olma ve bağlanma duygusu insanda doğuştan var olan, anne ile başlayıp, aile, akraba, arkadaş, inanç grubu, hemşeri, millet şeklinde gittikçe genişleyen bir özellik gösterir.

İnsanlar, toplum halinde yaşamalarının gereği olarak bir kısım kişisel özgürlüklerinden feragat etmek zorundadır. Bir grubun kanatları altına girerek “soyutlanmaktan kaçınma, grubun gücünü kendi gücüne katma ve bireysel önemsizlik ile mücadele etme yollarından birine kavuşmuş olur.

Ülkemizde, kişilerin düşünce, kanaat ve dini inançları anayasal güvence altındadır. Modern ve özgür bir ülkede insanların inançları üzerinde baskı kurmak kadar abes hiçbir şey olamaz. Tabi toplumsal hayatın gereği olarak özgürlüklerin de bir sınırı vardır. Birçok ülkede millî güvenlik, kamu düzeni ve kamu güvenliğinin gerekli kıldığı haller bu hürriyetlerin sınırını oluşturur. Bu sınırlar dahilinde bir kimse ister Allah’a inanır, ister puta tapar, isterse ineği kutsal kabul edebilir. Özgürlüğün, irade kullanımının tamamen kısıtlandığı toplumlarda, görünüşün aldatıcı etkisi altında, zorbalık, iki yüzlülük, takiyenin başlayacağı da aşikardır.

İnan hayatına bir yön verebilmesi, amaçsızlıktan kurtulması bu yolla inancının kutsal savaşçısı haline gelmesi süreci her türlü sömürüye açıktır. Ülkemiz bu günlerde hiç olmadığı kadar, insanımızı ve onun toplumsal özelliklerini bilen, alanlarında uzmanlaşmış inanç sömürücülerinin tehdidi altındadır. İnsanların manevi açlığı, hayatın amaçsızlık girdabında boğulma korkusu ile birleşince, doğruyu bulma ve arama faaliyetinin geçtiği sahaları bilen inanç sömürücüleri ile yollarının kesişme ihtimali çok yüksektir.

İnsan bir şeyin kutsallığına yürekten inanmışsa “çok önemli” bir olay yaşamadıktan sonra kolay kolay düşünce ve inancını değiştirmez. Elbette bu değişim büyük bir cesaret ister. Ağacın köklerini topraktan ayırmak gibi zor ve acı verici bir süreçtir. Yıllardır görünmez bağlarla kuvvetlendirdiğiniz ilişkileri kesip atmak ile inanmadığınız, zihninizin sınavından geçememiş düşüncelere inanıyormuş (bir nevi takiye) gibi yapmak arasında sıkışıp kalabilir insan. Ama yeni nesiller ve şu an ki toplum için bir şeyler yapmak da şart.

Bir devletin en önemli görevlerinden biri vatandaşlarının güvenliğini sağlamaktır. Bu sadece ülke sınırlarını düşmanlarının tehdit ve saldırılarından korumakla sınırlı olamaz. Vatandaşlarının “inanç dolandırıcıların” ağlarına düşmekten de korumak gibi bir görevi vardır devletlerin.

Bir kimsenin bu sömürü ağlarından birine takılmaması için diplomalı olmasının (akademiysen, avukat, doktor vb.), hatta ilahiyat alanında profesör olmasının bir önemi yoktur. İlkokul mezunu bir dolandırıcı sizi kolaylıkla ağına düşürebilir. Zengin olmanızın, sosyal çevrenizin, yetiştiğiniz muhitiniz durumuna göre taktik geliştiren inanç sömürücülerinin ağlarına takılmamak teyakkuz halindeki bir bilinci gerektirir. Bazen bu dahi yeterli olmayabilir.

Üniversiteyi bile bitirmeyi başarmayan bir şarlatan, Türkiye’nin sayılı üniversitelerinden mezun olmuş bir çok kimseyi “inşallah, maşallah” diyerek ağına düşürmüyor mu; müritleri hapishanelerde çürürken Amerika’da zevk-ü sefa içinde yaşayan korkak/kaçak bir madrabaz okullar, dershaneler, evler yolu ile bu milletin evlatlarını mankurtlaştırmadı mı; etrafınızda kendini Mehdi, Mesih ilan eden, kalp gözü açık, sizi avucunun içi gibi bildiğini iddia eden, cennetle müjdelenmiş, şefaat hakkına sahip, kendisine itiraz edebilme cesareti göstereni aforoz etme yetkisine sahip, bir şekilde yukarıdan vahiy alan, yanılmaz, itiraz edilemez, nazarları ile mahf-u perişan olmanıza neden olacak şeyhler/şıhlar/büyükler/kutuplar/gavslar/zamanın sahipleri yok mu? Çevrenizde, Hz. Ömer (r.a) gibi “Ben haktan ayrılırsam ne yaparsınız? ” deme cesaretini gösterebilecek lider ve “Seni kılıcımla düzeltirim!” diyebilme cüretini gösterebilecek kişiler kaldı mı, yoksa helak olursun denilerek sindirilmiş, korkutulmuş, pısırıklaştırılmış insanlar mı dolu?

Bu noktada Diyanet İşleri Başkanlığı ve Milli Eğitim Bakanlığına düşen hayati öneme sahip görevler vardır.

Bu sebeple eğitim sistemimizi yeniden kurgulamak zorundayız.Çocuklarımızı mutlaka eleştirel düşünmeyi, daha önemlisi “hayır” diyebilecek ikna olmadığı bir düşüncenin savunucularının üzerine gidebilme cesaretini verebilecek bir eğitimden geçirmeliyiz. Grubun psikolojik baskısı ile mücadele edebilmek iyi bir eğitimden geçmeden mümkün olamaz.

Mutlaka üzerinde dikkatle durulması gereken bir husus da, inanç sömürücülerinin insanların hangi zaaflarını kullanarak aldatma/kandırma/inandırma faaliyetlerini gerçekleştirdiklerini tespit edilmesidir. Bu anlamda şirk, itaat, bidat, cennet, cehennem, Mehdi, hadis, dua, şefaat, menkıbelerin sıhhati, divan-ı salihin vb. konular hem milli eğitimin, hem üniversitelerin hem de diyanetin müfredatına/gündemine girmelidir.

İslam, cemaat halinde yaşanan bir dindir. Halk içinde, halk arasında olmayı gerektirir. Toplumun ihtiyaçlarını görerek bu alanda dernekler, vakıflar kurmak Müslümanların yapması gereken işlerdendir. Ancak bunu kendi kişisel çıkarlarına veya aidiyet duyduğu gruplarının çıkarına alet edebilecek, Müslümanlar arasında ayrımcılığa neden olabilecek, kişileri cehennem ile korkutarak köleleştirebilecek kişi ve yapıların olabileceği gerçeğini, yaşadığımız tecrübeleri akıldan çıkarmadan, İslam düşmanlarını da mutlu edecek, dini duyarlılığı olan insanların teşkilatlanmasını engelleyecek tutum ve davranışlardan da uzak durmak meselenin çözümü açısından son derece önemlidir.

Paylaşın:
#

SENDE YORUM YAZ

İLGİNİZİ ÇEKEBİLECEK DİĞER KÖŞE YAZILARI

  • 20 Haziran 2024 Köşe Yazıları

    Mezarlıklar Vazgeçilmez Diye Anılan İnsanlarla Doludur Zamansız gelme ve zamansız gitmeler her zaman insanoğlunu üzer. Dünya gelmelerle,  gitmelerle dolup boşalıyor.  Tüm canlılar doğuyor, gelişiyor büyüyüp sonra da ölüyor. Kural ve kaide Allah tarafından böyle konulmuş. İnsanlık topraktan geldiği için tekrar toprağa dönerek geldiği yerde eşitleniyor.  ‘’Bu vesile ile geçen hafta değerli bir dostumuzu kaybettik, uzun yıllar birlikte hak yolda siyaset yaptığımız, Milli Görüş emekçilerinden Eyüp Doğan kardeşimiz rahmana ...
  • YERLİ VE MİLLİ

    24 Mayıs 2024 Köşe Yazıları

    YERLİ ENERJİMİZ KÖMÜR VAZGEÇİLMEZİMİZDİR Kömür konusunda bir Bilgi hatırlatması yaparak başlamak istiyorum. Ülkemizin birçok yerinde kömür yataklarımız mevcuttur. Bu kömürler genelde genç kömürler sınıfındadır. Genç ve orta linyit grubuna girmektedir. Kömürün yaşıyla alakalı olarak evreleri şöyledir. LEONARDİT-TURBA-GİTYA-GENÇ LİNYİT-ORTA LİNYİT-LİNYİT-TAŞKÖMÜRÜ (Maden kömürü)-ANTRASİT ve en son hali ELMAS’tır. Ülke olarak petrolümüz, doğalgazımız yok ama kömürümüz var. Cenab-ı Allah’ın bizlere sunduğu Kömür nimetini en iyi ve en veri...
  • YOBAZLIK VE YOZLAŞMIŞLIK.

    24 Mayıs 2024 Köşe Yazıları

    İnsanoğlunu diğer yaratıklardan ayıran en önemli özelliklerden biriside geçmişini bilmesi ve ecdadıyla fikir irtibatında olması gerekliliğidir. Hal böyle iken, özellikle benliğimizi yok etmek geçmişimizden uzaklaştırmak, kültürümüzden tarihimizden yoksun bırakmak için on yıllardır senaryolar yazılmakta ve çeşitli zaman ve zeminlerde hayata geçirilmektedir. Bu muazzam çalışma iç ve dış mihrakların ortaklaşa çalışmasıyla başarı elde etmiştir. Dolayısıyla günümüzdeki giyim ve konuşma kültürü işte bu menfi çalışmaların  eseri olmuştur. ...
  • İSTANBUL’UN TARİHİ YAPILARI – 2

    15 Nisan 2024 Köşe Yazıları

    Yazarlarımızdan Mecit Bülent Yeşil, İstanbul'un tarihi yapıları ile ilgili değerlendirmesinin 2. bölümünü yazdı. Pera Palas Meşrutiyet Caddesi’nde yer alan Pera Palace Hotel, günümüzde müze otel olarak kullanılıyor. Romanlara ve filmlere konu olan Orient Ekspresi, İstanbul-Paris tren seferlerine başlayınca Avrupa standartlarına uygun bir otele ihtiyaç duyuldu ve 1892’de Pera PalaceHotel’in yapımına başlandı. Alexandre Vallaury’nin imzasını taşıyan ikonik yapı; Art Nouveau, neoklasik ve oryantalist mimari üslupları bir arada barındı...